ZİNÂ SUÇU VE CEZÂ-İ MÜEYYİDESİ.

2007-08-01 04:37:00

ZİNÂ SUÇU VE CEZÂ-İ MÜEYYİDESİ

GİRİŞ

İnsanlara mahsus bir fiil var ki bu fiil insanlık tarihi boyunca hemen hemen bütün toplumlarda, her devirde ahlaksızlık olarak nitelendirilmiş ve cezâ-i müeyyide gerektiren bir suç sayılmıştır. İnsana mahsus bu fiil Arapça da ve dilimizde de Zinâ adıyla bilinmektedir. Evet, Zinâ fiili ve suçu sâdece insana mahsus bir davranış, bir fiildir. Bu bakımdan bu fiilin kendine uygun düşecek, kendisiyle örtüşecek mutlaka bir de cezâsı olacaktır, olmalıdır ve vardır da…

İşte biz bu seri yazımızda Zinâ ve Zinâ’nın toplumsal ve dinî açıdan cezâlarını ele alacağız. Âcizâne olarak bu kardeşinizi böyle bir yazı serisi hazırlamaya sevk eden âmil, pek muhterem bir kardeşimizden bendenize ulaşan bir mail olmuştur. Yeri geldiğinde o mailin içeriğine de değineceğiz inşe-Allah.

Bütün dillerde olduğu gibi bizim dilimizde de kelimelerin, kavramların, sözcüklerin, fiil ve eylemlerin tanımı, târifi vardır. Dolayısıyla lügatlerimiz, eserlerimiz, dinî mevzularda yazılmış, kaleme alınmış eserlerimizde Zinâ fiilinin tarifi yapılmıştır. Tarifler ilk bakışta farklılıklar arzetse bile, sonuçta aynı noktada bileşirler. Bu bakımdan Zinâ’yı etrâfını câmi, ağyârını mâni bir şekilde târif ederken, kaynaklarda verilen târifleri bir bir sıralamak niyetinde değilim. Dağda, kırlarda ve ovalarda sürüsünün peşinde koşturan çoban kardeşimizin de, üniversitede öğrencilerine ders veren profesörün de kendini zorlamadan kolayca anlayabileceği bir uslûbla Zinâ fiilinin tanımını yapacak olursak:

Zinâ, aralarında karı-koca bağı olmayan erkekle kadın arasındaki nikâhsız, gayr-i meşru cinsel ilişkidir. Bu ilişki, ahlâkî açıdan çok kötü bir davranış olarak nitelendirilirken toplumsal açıdan şerli ve şerir bir eylem, dinî açıdan da günâh ve haram bir hareket olarak ifâde edilmiştir.

Kısaca ifâde etmek gerekirse, “Zinâ”,  Aralarında nikâh bağı olmayan iki cinsin kendi rızâ ve arzularıyla karı-koca imiş gibi gayr-i meşru ve gayr-i ahlâkî olarak cinsel ilişkisinde bulunmalarıdır.

Şimdi bu tanımlamayı birazcık açmak, şerhetmek icap ederse, “Kendi istek ve arzularıyla” tâbirinden maksat, herhangi birinin, ya da birilerinin baskı ve zorlaması, tehdidi olmadan iki ayrı cinsin birbiri ile normal yoldan ilişkiye girmeleridir. Baskı, tehdit ve zorlama karşısında girilen ilişkiye “Zinâ” denmez, ona “Tecâvüz” denir. Tecâvüze uğrayan kimse mağdur ve mazlumdur, ona cezâ gerekmez, tam tersine hakkının alınıp kendisine iade edilmesi, hakkının, nâmus ve şerefinin korunması, hatta iâdesi gerekir. Normal yoldan ifâdesi kadının üreme organı kullanılarak yapılan ilişkidir. Arkadan ilişkinin adı “Livâta”dır. Onun hükmü ayrıdır, cezâsı da farklıdır. Bu konulara ileride imkânımız olursa değiniriz inşe-Allâh.

Tecâvüz olayı bazen iki ayrı cinsin dışında kalan biri, ya da birilerinin zorlamasıyla olur ki, bu durumda, hem erkek, hem de kadın zor ve baskı altında kalmış, öldürülme tehdidi karşısında böyle kötü bir fiili işlemek zorunda kalmışlardır. Her ikisi de mağdur ve mazlumdur, mâsumdur. Bu fiilleri de zinâ sayılmaz. Can tehlikesi söz konusudur. Bazen de iki taraftan biri –kadın ya da erkekten biri- diğeri karşısında güçlüdür, güçlü olan zor kullanarak karşısındakinin ırzına geçer, bu da tecâvüzdür, tecâvüz edene hem zinâ suçunun, hem de tecâvüz etmenin cezâsı birlikte verilir. Bu ahvalde genel olarak tecâvüze uğrayan kadındır. Erkeğin aslında zor ve baskı altında, kendi istemeden zinâ yapması, ya da kendisi istemediği halde bir kadının onunla cinsel ilişkiye girmesi konusu tartışılabilir bir konudur. Çünkü erkek istemedikçe ve nefsi, şehveti galebe çalmadıkça bir kadınla cinsel ilişkiye girmesi çok mu çok zordur. Erkeğin cinsel uzvunun sertleşebilmesi için o erkeğin tehdit ve baskı altında olmaması, heyecandan, bazı kaygı ve endişelerden uzak olması lâzım. Bu bakımdan zâhiren her ne kadar da baskı ve zorlama karşısında nikâhlısı olmayan bir kadınla, hele hele bâkire bir kızla ilişkiye girmesi nerede ise imkânsız bir şeydir. Onun içindir ki, erkek halk nazarında dünyada tecâvüze uğramıştır hükmüne göre muamele görse bile âhirette yine de ayrıca hesaba çekilecek ve bu fiilinden sorumlu olacak, gerekli cezâya da çarptırılacaktır.

Normal yoldan ilişkiye girmiş olmaları tâbirini de açalım. Normal yoldan ilişki, kadının kadınlık uzvu yolu ile girilen ilişkidir. Bir erkek erkeklik uzvunu kadının kadınlık uzvuna duhul ettirmek suretiyle ilişkide bulunursa, buna normal yoldan ilişki denir. Bu ameliye nikâhsız olarak yapılırsa, kendi istek ve arzularıyla, her iki tarafın rızâsıyla yapılırsa, zinâ olur. Nikâh akdiyle yapılırsa ki o zaten meşru bir ilişkidir. Hatta neslin sahih bir şekilde devam ettirilmesinin şartıdır. Allâh’ın emridir. Hiçbir günâhı yoktur, aksine sevâbı olan bir ibâdettir. Nikâh akdi olmadığı halde kadınla erkek anormal yoldan ilişkiye girerlerse, yani erkek zekerini kadının fercine değil de dübürüne duhul ettirirse, bu da zinâ muamelesi görmez, çünkü bu zinâ değil, lûtîliktir, Livâtadır. Bunun cezâsı, zinânın cezâsından ayrıdır. Erkekle erkeğin birbirlerine arkadan temas etmeleri de zinâ değil, Livâtadır. Bunların her birinin cezâsı birbirinden farklıdır. Yukarıda da ifâde ettiğim gibi, ileride kısmet olur, isabet alırsa ayrıca “Livâta ve Lûtilik”le ilgili bir şeyler söylemeye çalışırız.

İslâm dini, suç ile cezanın birbirine uygun olmasını, suç ile cezânın birbiri ile örtüşmesini, cezâların verilmesinde ve uygulanmasında zulümden, onur kırıcı davranışlardan kaçınılmasını ve âdil olunmasını emreder.

Zinâ, insanlık tarihi boyunca bütün toplumlarda suç sayıldığına göre, tesbit edildiğinde ve ıspatlandığında bu suçu işleyenler de, elbette toplumların örf ve âdetlerine, dini inançlarına uygun olarak değişik uygulamalarla cezâlandırılmışlardır. Evet, her ne kadar da zinâ fiili her toplumda  ve her zaman yasak ve çirkin bir eylem olarak görülmüşse de zaman zaman insanların ortaya koydukları beşerî yasalarda suç olup olmadığı, cezayı gerektirip gerektirmediği mevzuları tartışmaya yol açmıştır. Söz buraya gelmişken (Ant-i parantez peşinen söyliyeyim ki, artık Türkiye’de zinâ, fuhuş ve bu neviden hiçbir ahlâksızlık suç sayılmamaktadır. %30’un üzerinde Müslümânın oyu ile iktidara gelen AKP hükümeti, AB-ABD-BM ve IMF’nin emirleri, direktifleri ile, halkımızın inancını, isteklerini de hiçe sayarak çıkardıkları yasa ile Zinâyı da suç olmaktan çıkarmış oldular. Allâh’ın yasakladığı, haram kıldığı ve menfur bir suç olarak ilân ettiği bu zinâ suçunu maalesef helâl ve normal bir olay olarak kabul ettiler. Nerede ise “beşerî bir ihtiyaçtır” diyecek kadar da ileri gittiler. Âdeta Allâh Teâlâ’ya “evet sen her ne kadar da zinâyı haram kılmışsan da biz böyle bir haramı kabul etmiyoruz ve bu fiilin suç olduğuna inanmıyoruz, bu fiil, normal ve fıtri bir ihtiyaçtır demek” istediler. Böyle bir yasa çıkarmanın başka bir anlamı ve yorumu olamaz. Allâh’ın haram kıldığı ve işlenmesi halinde cezâ-i müeyyidesini de Kur’ân-ı Keriym’de açıkça bildirdiği bir eylemi suç olmaktan çıkarmak, -sözüm ona- o yasaya evet demek, parmak kaldırmak insanı küfre götürür. Yasayı çıkaranlar Allâh nezdinde büyük bir suç ve günâh işlemişler, haramı helâl sayarak inkâra girmişlerdir. Kendi okuduğu Kur’ân Kursunu yıkılmaması gerektiğine dair mahkeme kararı olduğu halde yıktıracak, buna göz yumacak kadar basireti kararmış bir başbakandan ve arkadaşlarından bundan başkası da beklenemezdi zaten. Tabii ki seçim sandığında tercihini bu zihniyetten tarafa yapanlar da Allâh katında sorumludur ve bunun hesâbını Allâh’ın huzurunda elbette vereceklerdir. Verebilirlerse tabii.) Mensubu olduğumuz ve mensubu olmakla şeref duyduğumuz Hayat Nizâmı’mız İslâm İnsan neslinin nesebinin ve toplum düzeninin bozulmaması için, ahlâkın dejenerasyona uğramaması için “zinây”a götürecek yolları bile tıkamış, bu hususta kesin hükümlerini açıkça ortaya koymuştur. Şunu çok iyi bilmeliyiz ki, İslâm’ın Zinâ mevzuundaki hükümleri diğer dinlerin ve beşerî sistemlerin hepsinden çok daha farklı, insanın fıtratına en uygun düşen ve daha mükemmeli de olmayan, eksiklik, noksanlık ve kusur gibi yönleri olmayan akıl ve mantıkla tezata düşmeyen, aksine akıl ve mantıkla bağdaşan hükümlerdir. Bunun yanında insanlar tarafından ortaya konulan ve insan fıtratına yakın olan sistemlerin yasalarında da  erkekle kadın ilişkileri belli bir kurala bağlanmış, bu kurallara uymayan eylemler yasaklanmış, zinâ suç sayılmış, verilecek cezâlar da belirlenmiştir. Kadın ve erkek arasındaki gayr-i meşru ilişkiler ciddî mânâda suç sayıldığı için yasalarında oldukça ağır cezâlara yer verilmiş, bu cezâlar da uygulanmıştır. Ancak zamanla ahlâkî ölçülerde bir takım dejenerasyonlar, bozulma ve zayıflamalar ortaya çıkmış ve bu durum gittikçe toplumlar içerisinde yaygınlaşmış, nihâyet şehitler yurdu ülkemiz de bu ahlâkî çöküntüyle tanışmış, yukarıda da belirttiğim üzre AKP sayesinde zinâ hoşgörü ile karşılanır olmuş ve suç kapsamından çıkartılmıştır.

Bazı hukuk sistemlerinde zinâ, “evli veya bekâr bir erkekle herhangi bir kimsenin nikâhında olmayan bir kadının cinsel ilişkisidir” diye târif olunmuştur. Bu târif erkekten daha çok kadının durumunu belirlemektedir. Bu târife göre zinâ eden kadın evli değilse, dul veya henüz evlenmemiş bir kimse ise onunla ilişkiye giren erkeğin evli olup olmadığına bakılmaksızın bu gayr-i meşru ilişki zinâ kapsamına girer. Bu cezâ usulü geçmişte daha çok Hind, Asur, Bâbil ve Mısır yasalarında uygulanmış, daha sonra Yunan ve Roma yasaları da bundan etkilenmiştir. Daha sonra da Yahudi toplumunun beşeri yasalarını da etkisi altına almıştır. Muharref Tevrât’ın Nüshalarından birinde bunu gösteren yasa aynen şöyle belirtilmiştir: “Eğer bir erkek nişanlı olmayan bir kızı kandırır ve onunla cinsel ilişkide bulunursa, kendisini nikahına almak üzere ona mutlaka (takdir olunacak) bir bedel ödeyecektir. Şayet kızın babası, o adama kızını vermek istemezse,  bâkire kızlara verilmesi takdir olunan ağırlığa göre para ödenecektir.” [Çıkış:22; 16,17]; “Eğer bir adam nişanlanmamış, bekâr bir kızı tutup onunla ilişkide bulunursa ve onlar bu halde yakalanırsa, onunla yatmış olan erkek o kızın babasına elli miskal gümüş verir ve artık o kadın onun karısı olur, çünkü o erkek onu tutup onunla yatmak suretiyle onun namusunu kirletmiş, alçaltmıştır.”

Yahûdilerin Zinâ ve Zinâ Suçuna verilecek cezâ hakkındaki görüşü şudur:

Eğer bir Yahûdi hahamının kızı ahlaksızlık yaparsa, yani zinâ suçu gibi bir suç işlerse, bu suçun karşılığı verilecek olan cezâ yakılmaktır. Zinâ suçunu birlikte işlediği erkeğin cezâsı da boğularak öldürülmektir. [Every man’s Talmud: 319 ve 320 nci sahifeler] Her kim ki, bir kadına yaklaşırsa ve o kadın da câriye ise, bir kocayla da nişanlı fakat fidyesi henüz ödenmemişse, âzâd da olunmamışsa, kadın da erkek de cezâlandırılacak ama öldürülmeyeceklerdir. [Levililer:19,20] Komşusunun ya da başka herhangi birisinin karısı ile zinâ eden erkek, zinâ ettiği kadınla birlikte öldürülür. [Levililer:20;10] Bir erkek, başka bir erkeğin karısı ile cinsel ilişkide bulunurken yakalanırsa, kadın da erkek de öldürülür. [Tesniye:22;22] Eğer bâkire bir genç kız bir adamın nikâhında ama henüz onunla zifafa girmemiş, cinsel ilişkide bulunmamışsa ve bu durumda herhangi bir erkek onunla şehir veya şehir hükmünde meskûn bir mahalde cinsel ilişkide bulunursa, her ikisi de taşlanarak “recmedilerek” öldürülür. Ancak hadise şehir dışında, kırsal ve sâkin bir mahalde cereyan etmişse, bu durumda kadın herhangi bir cezâya çarptırılmaz, erkek ise mutlaka öldürülür.

Hz. İsâ (a.s)’ın gelmesine yakın bir zamana kadar bu hükmün uygulamasını Yahûdiler terk etmiş ve unutmuşlardı. Özellikle taşlanarak öldürme hükmünün uygulandığına dair ellerinde hiçbir belge ve bilgi yoktur. Hz. İsâ Hıristiyanlığı tebliğ etmeye başladığı sıralarda Hz. İsâ (a.s)’ı zor duruma düşürmek maksadıyla o günün Yahûdi bilginleri zinâ suçu işlemiş bir kadını getirip bu kadına ne cezâ verilmesi gerektiğini, kendisine nasıl bir muamelede bulunulması icâbettiğini bir hükme bağlamasını istediler. Maksatları yukarıda da belirttiğim gibi Hz. İsâ (a.s)’ı zor durumda bırakmak, onu çıkmaza sokup, halkı da tahrik ederek O’nu halkın karşısında mahcûb duruma düşürmekti. Hz. İsâ (as) eğer bu zâniye hakkında kararını verirken taşlanmak “recmedilmek” dışında farklı bir cezâ verirse, O’nun hakkında  “dünyâlık bir takım endişelerle ilâhî yasayı değiştiren acâib bir peygamber var burada” diyecekler ve böylece İsâ (a.s)’ı kınayacaklar, halkın gözünden düşürmeye çalışacaklardı. Şâyet taşlanarak öldürülme cezâsı verilmesini isteyecek olursa da, halka “Bakın şu kendisinin peygamber olduğunu söyleyen adama, Bu adam sizi Tevrât’ın bütün sertlikleriyle karşı karşıya bırakıyor. Sizi sertlik ve merhametsizliğe sevkedecek olan bu adama mı peygamber diye inanacaksınız?” diyecekler ve bu yolla halkı Roma hukukuyla bir çatışmanın içine sokacaklardı. Ama sürpriz bir kararla Hz. İsâ (a.s), onların tuzaklarını bertaraf etti. Dedi ki: “İçinizde hiç günâhı olmayan kim varsa, o kadına ilk taşı o atsın!” Bu durum karşısında Yahûdi bilginleri ve halk kafalarını önlerine eğip mahçup bir şekilde uzaklaşıp gittiler. Hz. İsâ (a.s) da o kadına tevbe ettirip serbest bıraktı. Hz. İsâ (a.s)’ın bu şekilde vermiş olduğu bu karar ve uygulama, tevbe ettirerek kadını serbest bırakmış olması, Hıristiyanları yanlış bir yargıya yöneltti. Hıristiyanlar bundan sonra onlara göre bekâr olan erkek ve kadının yasadışı cinsel ilişkide bulunmaları suçtur, günâh olmasına günâhtır ama cezâ gerektirecek bir suç değildir. Ancak zinâ edenlerden biri veya her ikisi de evli ise, zinâ suçu cezâyı gerektirir şekilde ortaya çıkar. Bu da kocanın kadınını zinâ yapmış olması sebebiyle boşayabileceği, ya da karşı taraftan tazminat taleb edebileceği şeklinde bir cezâdan ibârettir. Hıristiyan hukukunun zinâya verdiği cezâ işte bu kadardır. Ama bu cezâ öyle bir cezâdır ki, âdete iki tarafı da keskin bir kılıç misâli tehlikelidir. İlk evlendikleri sırada kilisede Rahip karşısında verdiği söze sadakatsizliği işlediği zinâ suçuyla kanıtlanan ve kocasından boşanmaya hak kazanan kadın, kocasından boşandıktan sonra artık ölünceye kadar bir daha evlenemez. Aynı hüküm erkek için, yani boşanan kadının kocası için de geçerlidir. Onunla zinâ edip kendi karısından boşanan erkek için de geçerlidir. Bu hukuk sistemi, çeşitli ülkelerde yaşayan birçok Müslüman tarafından da benimsenmiştir. Böyle bir tehlikeyi kim göze alır da eşini boşar veya eşinden boşanır ki. Ömür boyu bekâr yaşamak kolay bir şey olmasa gerek. İşte bu sebeple eşler bu hukuk sistemi altında eşinin kaçamaklarına göz yummak zorunda kalacak, zamanla buna alışacak, eşini başkaları ile paylaşmayı normal bir şeymiş gibi görmeye başlayacak, böylece zinâ da suç sayılmayacak, normal ve fıtrî bir eylem olarak kabul edilecektir. Herkes de artık o ortamda Nizâmeddin kardeşimin bana gönderdiği mail’in açıklamasında belirttiği gibi bir durum ortaya çıkacak, ahlâksızlık mârifet sayılacak, neseb tamamen bozulacaktır. O açıklamada bir kısaltmayı (hatırımda kaldığı kadarıyla [EAU]) Nizâmeddin kardeşimiz bu kısaltmanın açılımını yaparken Evliyim Ama her türlü ahlâksızlığı işlemeye, eşimin dışında başka kadınlarla ilişki kurmaya, birlikte olmaya müsâidim, bunların hepsi benim açımdan normal şeylerdir… vs. diye yorumluyordu. -Son günlerde bu kısaltma ile ilgili bir setenin olduğu da açığa çıktı. Sitenin çökertildiği haberlerini de yine internetten adresime gelen maillerden öğrendim- İşte Hıristiyanların hukukundaki bu iki tarafı keskin kılıç misali cezâ sistemi günümüzde –sözüm ona- bazı insanları bu hale getirmiştir. Bazı İslâm ülkelerinde (ve günümüz Türkiye’sinde de) bu hukuk sisteminin etkisinde kalan hukuk anlayışına göre zinâ belki kötü bir şeydir, bir ahlâksızlıktır, dinen de günâh bir fiildir ama bir suç değildir. Bunun suç olabilmesi için iki taraftan birinin rızâsı olmadan cebir kullanılarak yapılması halinde cebretme, zorlama eylemi suç teşkil eder. (!)

Manu yasasında bu suçun cezâsı hakkında şöyle bir hüküm uygulanmıştır: Kendi isteği ile evlenmemiş bâkire bir kızla kızın kendi rızası ve irâdesiyle zor ve cebir kullanmadan yasadışı cinsel ilişkide bulunan bir erkek herhangi bir cezâya çarptırılmaz. Ancak kızın babasının istemesi halinde belli bir bedel ödemek şartıyla o kızla evlenmek zorundadır. Lâkin, kız üst tabakadan bir aileye mensub olup da erkek daha aşağı bir aileye mensubsa, kız babasının evinden atılır, erkeğin de kolları ve bacakları kesilir. Şâyet kız bir Brahman’sa, erkeğin cezâsı diri diri yakılmaya çevrilebilir. [Adhasi:8; Aşlok:365,366 ve 377]

Eski Mısır yasalarında Zinâ suçunun cezâsı, zinâ eden erkeğin sopa ile şiddetli bir şekilde dövülmesi, kadının da burnunun kesilmesidir. Hindular ise daha farklı bir yöntem uyguluyorlardı. Zinâ eden kadın parçalanarak köpeklere yedirilir, erkek de yakılarak öldürülürdü.

Hem Yunan, hem de Roma hukukunda evli bir kadın zinâ ederse, o kadının kocası tarafından öldürülmesine izin verilirken karısıyla cinsel ilişkide bulunan erkekden de ayrıca para da talep edebilirdi.

Buraya kadar hep İslâm hükümlerinin dışında başka rejimlerin hukuk sistemlerinde zinâ suçuna verilen cezâların çeşitlerinden ve uygulanışlarından söz ettik. Örneklendirmeyi daha da genişletmemiz mümkün, ancak meseleyi kavrama yönünden bu kadarı yeter kanaatindeyim. Bundan sonraki bölümlerimizde İslâm Dini’nin zinâya nasıl baktığı ve ona verilmesi gereken cezâ-i müeyyideler üzerinde durmaya çalışacağım inşe-Allâh ü Teâlâ…

“Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara (zinâ suçu işleyenlere) sizden (sözüne güvenilir, yalan söylemesi muhtemel olmayan ve Allâh’tan korkan adâletli) dört şâhit isteyin. Eğer (o dört kişi onların zinâ ettiklerine dâir) şâhitlik yaparlarsa, (onların fâhişelikleri ispatlanmış olur ki işte bu durumda onları) ölünceye kadar veya (ileride) Allâh onlara bir çıkış yolu verinceye kadar evlerde (göz hapsinde) tutun (dışarıya çıkmalarına izin vermeyin)!” –Nisâ Sûresi: âyet.15-

Bu âyet-i keriymede zinâ yaptığı tespit edilen ve bu eylemi yaptığı sözü-özü doğru, yalan söyleme ihtimâli olmayan dört âdil kimsenin şâhitliği ile ispatlanan ve böylece suçları sâbitleşen kadınların ölünceye, ya da geçici ve muvakkat bir zaman içinde, daha sonra  ileride Allâh’ın kendilerine bir çıkış yolunu gösterecek yeni bir hükmü gelinceye kadar evlerde hapsedilme, göz hapsinde tutlma cezâsı ile tecziye edilmeleri emir buyurulmaktadır. Bu âyetin hükmünün geçici bir hüküm olduğu, ileride bu suçu işleyen kimseler için bu hükmü neshedecek daha güçlü, daha kuvvetli bir hüküm getirileceği muştulanıp haber verilmiştir. Âyet-i keriymede fuhuş yapan kadının fuhşuna âlet olan, bir başka ifadeyle fuhuş eyleminin ortağı erkeğe verilmesi gereken herhangi bir cezâdan söz edilmemiş. Ancak bundan hemen sonraki âyet-i celiylede fuhşun ortağı erkeğe de verilecek cezâ belirtilmiştir.

“İçinizden bu fuhşu yapanların her ikisine de (erkeğe de, kadına da) eziyet ediniz. (Onları yaptıklarına pişman edecek davranışlarla usandırınız). Eğer (yaptıklarına pişman olup da) tevbe ederlerse ve durumlarını düzeltirler (ıslah olurlar)sa, sizler de onlara ezâ etmekten vazgeçiniz. Elbette Allâh tevbeyi kabul eden (ve tevbe sebebiyle suçları bağışlayan, günâhları silen)dir. Acıyan ve merhamet edendir.” –Nisâ Sûresi: âyet. 16-

Nisâ Sûresi’nin 15 nci âyet-i keriymesinde zinâ suçunu işleyen zâniye kadına verilecek cezâ açıkça belirtilmiş, fakat kadının suç ortağı erkeğe verilmesi gereken cezâdan söz edilmemiş. Bu âyet-i celiylede ise işlenen zinâ eyleminden dolayı zâni ve zâniye, yani zinâ eden erkek ve kadın toplum tarafından geçici bir süre için ezâ edilmekle tecziye olunması emir buyurulmuştur. Bu muvakkat zaman her iki cinsin de yaptıklarına pişman olacakları ve tevbe edecekleri zamana kadar geçen süreyi kapsamaktadır. Onlara pişmanlık duygusunu aşılamak için de kendilerini iyice bıktırıp usandırıncaya kadar ezâ ve sıkıntı verilmesi emir buyurulmuştur. Zinâ fiilinin fâilleri kadın ve erkek her ikisi de gerçekten yaptıkları bu kötü eyleme pişman olur, samiymi bir şekilde tevbe eder, Allâh’tan bağışlanmak dilerlerse, Allâh onların tevbelerini kabul eder, suçlarını bağışlar. İleride bu mevzuda gelecek hüküm, yani Nûr Sûresi’nin 2 nci âyet-i keriymesi, ezâ edilme cezâsını yüz değnek vurma cezâsına tebdil edecektir. Nûr Sûresi’nin 2 nci âyet-i keriymesi Nisâ Sûresi’nin 15 nci âyet-i keriymesinin uygulamasını nesh etmiş ama 16 ncı âyet-i keriymesini nesh etmemiştir. İnsanı sopa ile dövmek de o insana ezâ ve sıkıntı vermektir. Allâh’ın tevbe edenin tevbesini kabul etmesi ise her zaman ve her mekânda, insanın suçu ne olursa olsun geçerlidir.

İnsanın suçu, günâhı ne olursa olsun, içten pişmanlık duyarak tevbe ederse, Allâh’ın affına mazhar olur. Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v) Efendi’miz hadiys-i nebevisinde:

“(Allâh hakkına müteallik hususlarda işlediği) günâhından dolayı (nedâmet duyup, içten ve gönülden, kabul göreceğini Allâh’tan umarak) tevbe eden kimse (Allâh indinde) hiç günâh işlememiş gibidir…” buyurmuşlardır.

İşlenen zinâ suçunda cebir yoksa, her iki tarafın rızâsı, istek ve arzusuyla eylem gerçekleşmişse, bu eylemde evli çiftlerin eşlerini aldatmış olmanın vebâli dışında herhangi bir  kul hakkı yoktur, zirâ, zâninin karısı, zâniyenin de kocası bu menfur eylemle mağdur edilmiş, zulme uğramışlardır ki onların eşlerinden hak talep etme hakları vardır. Her iki tarafın kendi rızâsı ile işlenen bu suç Allâh’a ait bir hakkın ihlâlinden ibârettir. Bu bakımdan samimi bir şekilde tevbe-i istiğfarda bulunulursa, Allâh zâniyi de zâniyeyi de affeder, bağışlar. Ancak bu durumda olan kadın ve erkek tamamen cezâdan kurtulmaz. Yaptıkları zinâ eylemi onlarda cemiyet ve toplum açısından onları devamlı rahatsız edecek, huzursuzluk verecek izler bırakır. Bu da bir nevi cezâdır. Ayrıca bunun yanında zâni ve zâniye evli iseler, her ikisini de nikâhlı eşleri boşama hakkına sâhiptirler. Eşler şikâyetçi olur ve mahkemeye müracaat ederlerse, zinâ eden eşleri mahkeme boşar. Zirâ zinâ hem şeraitte, hem beşerî hukuk sisteminde, hem de örfte boşanma sebebidir. Zinâ eden eşlerinden boşanan erkek veya kadın tazminat talebinde de bulunabilir. Ancak, gerçek bir nedâmet ve pişmanlık duyan ve kendilerini düzeltip ıslah eden, tevbe-i istiğfar ederek Allâh’ın affına mazhar olan o kimseleri eşlerini de affetmeleri ve kurulu düzeni bozmadan hayatlarını devam ettirmeleri Allâh’ın da, peygamberin de, akl-ı selim sâhibi insanların da hoşuna gider. Allâh büyüklerin en büyüğüdür. Affetmek, bağışlamak da büyüklüğün şânındandır. Islâhı nefs eyleyip yolunu düzelten eşini affetmek de affeden eşin büyüklüğünün ve olgunluğunun, Allâh’ın hükmüne tâbi olduğunun alâmetidir ki böyle bir Müslümân Allâh katında muttakiler sınıfına dâhil olunanlardan olur.

Zinâ suçunun bir diğer mahzuru daha vardır. Zinâ eden kadın ve erkek affa mazhar olsalar da, bunlar bekâr kimselerse, evlenmekte zorluk çekeceklerdir. Zâni’ye, yani zinâkâr bir adama kimse bile bile kızını vermez, kızlar da bile bile gözü dışarıda olan bir erkekle evlenmez, evlenmek istemez. Zâniye’yi de bile bile hiçbir erkek almaz, almak istemez. Bu engeller de zinâ edenler için hayatlarında geçici bir süre için de olsa bir azâb, bir sıkıntı ve bir nevi cezâdır. Zinâ eden erkek yüzde doksan zâniye bir kadınla  evlenmek zorunda kalır. Zinâ eden bir kadın da aynı şekilde zinâkâr bir erkekle evlenmek mecburiyetinde olur. Tabii ki, istisnâlar hiçbir zaman genel kâideyi bozmaz. Yüce Rabb’imiz Kur’ân-ı Aziym’üş-Şân’da:

“Zinâkâr bir erkek (tevbe-i istiğfarda bulunmadıkça ve yaptığı zinâ eyleminden bir daha o fiili işlemeyecek şekilde pişmanlık duymadıkça) zâniye bir kadınla veya müşrike bir kadından başka  (sâliha) bir kadını nikâhlayamaz. Zinâ eden bir kadın da (zinâ eyleminden dolayı ciddi mânada pişmanlık duymadan ve tevbe-i istiğfarda bulunmadan) zinâkâr veya müşrik bir erkekten başka (sâlih) bir erkekle nikâhlanamaz. İşte bu, (zâni ve zâniye kimselerin sâlih ve sâliha kimselerle nikâhlanmaları) inananlara haram kılındı.” –Nûr Sûresi: âyet.3- ve:

“Kötü kadınlar, kötü erkeklere, kötü erkekler de kötü kadınlara lâyıktır. (Erkeklerden südur edecek kötü sözler ve fena davranışlara kötü söz söyleyen ve fuhuş yapan, fena davranışlarda bulunan kadınlara, kadınlardan sudur eden kötü sözler, fena lakırdılar ve davranışlar da kötü erkeklere lâyıktır.) İyi (temiz ve sâlih erkekler) iyi (ve sâliha) kadınlara; İyi (sâliha) kadınlar da iyi (temiz ve sâlih) erkeklere yaraşır (ve yakışır. İyi, güzel, hoşa giden küfürden, kalp kırmak ve gönül yıkmaktan uzak, sevindirici ve memnun edici sözler, güzel davranışlar, akl-ı selime uygun davranışlar sâlih ve sâliha kimselere yaraşır ve yakışır.) İşte onlar (sâlih ve sâliha erkek ve kadınlar [Hz. Muhammed (s.a.v), Hz. Âişe ve Hz. Safvân] bu (müfterilerin, müddei ve iftirâcı)ların söylediği (iddia ve dedi-kodulardan) uzaktırlar. Onlar için (Allâh katından) mağfiret ve bol bol rızık vardır.” Buyurulmuştur. –Nûr Sûresi: âyet. 26-

Yine Yüce Rabb’imiz:

Onlar (yâni takvâya ermiş olan müttâkî kimseler ki) hem bolluk, hem de darlık hallerinde iken (Allâhın kendilerine vermiş olduğu nimetlerden, ihtiyaç sâhibi fakir, yoksul, miskin ve bikes olanlara Allâh rızâsı için) infâk ederler, öfkelerini de yutup (yenerler). İnsanların (kendilerine yönelik olarak işlemiş oldukları hatâ ve kusurları) affederek (onları cezâya çaptırmaktan, cezâlandırmaktan sarf-i nazâr edip) geçerler. Allâh Muhsinleri (iyilik eden kimseleri) sever.” Buyurmuştur. –Âl-i İmrân Sûresi: âyet. 134

Bu âyet-i keriymenin hemen akabinde gelen âyet-i celiyle de de:

“ Ve (O Mü’min ve muttaki kimseler ki beşeriyet icâbı bilerek ya da bilmeyerek, bazen de farkına varamadan) çirkin bir günâh işlediklerinde, ya da kendi nefislerine zulmettiklerinde (hatâ yaptıklarının farkına varır varmaz, ya da akl-ı selim sahibi kimseler tarafından uyarılıp, ikâz edildiklerinde, hatâlı hareket ettikleri kendilerine bildirildiğinde hemen) Allâh’ı (ve Allâh’ın ilâhî hükümlerini) hatırlarlar ve derhal (yaptıklarından nedâmet duyarak tevbe edip) günâhlarının yarlığanmasını (affedilip silinmesini) isterler. Günâhları (da) Allâh’tan başka (hiçbir) kim(senin) yarlığayamayacağını (da bilirler onlar).” Buyurulmuştur. –Âl-i İmrân Sûresi: âyet. 135- 

Bir başka âyet-i keriymede de:

“Eğer bir hayrı açıklar, yahut onu gizlerseniz, veya ( Mü’min kullarımın işlediği) fenâlığı da affederseniz, (bilmiş olunuz ki) hiç şüphesiz Allâh (da sizin için) çok (daha) bağışlayıcıdır. Muhakkak ki Allâh her şeye hakkıyla kaâdirdir.” buyurulurken –Nisâ Sûresi: âyet. 149-

Şu âyet-i keriymede de:

“ O (Allâh ki) kullarının tevbesini kabul eden, kötü hareketlerini(n cezâsını yaptığı tevbeler sebebiyle) bağışlayan ve ne yaparsanız (hepsini hakkıyla) bilendir.” Buyurulmuştur. –Şûrâ Sûresi: âyet.25- Bu âyet-i keriymeden açıkça anlaşılıyor ki, kişinin işlediği suç ne olursa olsun, kul hakkı olmadıkça, tevbesi sebebiyle affa mazhar oluyor. Kul hakkı sâdece tevbe  etmekle affa mazhar olmuyor, tevbe ile birlikte ayrıca hak sahibinden helâllik almadıkça, hak sahibi affedip hakkından geçmedikçe suç ve suçun cezâsı kulun üzerinden kaldırılmıyor.

“Kim ki sabreder, ( hem kendi hatâlarını ve hem de başkalarının, din kardeşlerinin suçlarını) örter, (ifşâ etmez ve bağışlar, affeder)se, işte bu (hareket ve davranış), azmolunacak (örnek alınacak) işlerdendir.” Âyet-i keriymesi de suçların ifşâ edilmemesini, gizlenmesini, saklanıp örtülmesini âmirdir. –Şûrâ Sûresi: âyet. 43- Tefsiyr-i Celâleyn’de işlerden maksat, “bu, azimkâr ve mert adamların işidir ki, şer’ân istenen de budur” denilmektedir.

Erenlerden bir zât-ı muhterem oğlu ile birlikte bir tanıdıklarında misâfir olarak bir gece gecelerler, sabah namazı vakti olunca kalkıp namazlarını ikâme ederler. Hâne halkı, uyuyakalmış, namaza kalkamamıştır. Bu durum karşısında oğul babasına:

4377
0
0
Yorum Yaz